Köln'e gidelim mi? Gidelim peki, ama önce kısa bir memleket turu yapalım ki, sonrasına dair fikrimiz olsun. Dünya sanat tarihi 7 sanatı "sanat" olarak kabul eder, malum. Resim-heykel, müzik, tiyatro, dans , edebiyat, yapı(mimari), sinema...Ve tutucu sanat çevreleri aslında sadece iki "sanat"tan söz edilebileceğini, bunların da Resim-Heykel ve Müzik olduğunu iddia ederler. Bitesi bir tartışma değildir, ancak Michelangelo, Rodin , Van Gogh, W. A. Mozart, Chopen Stradivari, Beethoven gibi gerçek anlamda "dahilerin" bu iki sanat dalındna çıktıklarını bilmek, bizi de biraz tutuculuğa sürüklemiyor değil. Benim bu iki alanın yanına koymakta en rahat olduğum üçüncü dal ise edebiyat, girmeyelim şimdi.. Bu giriş neden biliyor musunuz? Şundan; Sanat fakiri ülkemizin "gerçek sanat" olarak kabul edilen iki alanından biri olan Resim-Heykel'de faaliyet gösteren, çıtalarını uluslararası standartlara yükselten ve başarıya imza koyan sanatçılarının neredeyse yarıya yakını Trabzon doğumlu ya da Trabzon orjinlidir. Bu tespit, diğer bölgeleri aşağılamak ya da bir mikro milliyetçilik batağına saplanmak için değil, bir farkın herkesle paylaşılması için dile getirildi. Türkiye Futbol liglerinde yer alan profesyonel futbolcuların neredeyse 3 te 1 rinin Trabzonlu olmasından bin kere daha önemli olan bu istatistiki bilgi, aslında Trabzonspor'un neden tek "sıradışı" takım olduğunun da belgesidir. Bu faslı burada noktalayıp Almanya'nın Köln şehrine uzanalım. Türk Kızılayı'nın, özellikle Avrupa'da yaşayan müslüman Türklere yönelik "Vekaletle Kurban Kesim Kampanyası" kapsamında kısa bir Almanya seyahati yaptım. Kızılay'ın amacının, burada yaşayan "halis" müslümanların kurban bahanesiyle suistimal edilmelerine engel olacak bir projeyi hayata geçirmek olduğunu, Kızılay projesinin yavaş yavaş herkesçe uygulamaya konduğunu da ekleyelim de tam olsun. Aklın yolu Kızılay zira... Neyse; İşimiz gereği bulunduğumuz Köln şehrinde Volkan Konak'ın konseri olduğunu öğrendim. Her yer afişlerle doluydu ve dikkatle incelediğimde afişlerden hiç birinde " Volkan Konak Karayemiş'i yemiş yemiş doymamış" zavallılığına ya da "Trabzon'dan 1 milyon mu istiyorsun" gibi orta-alt zeka ürünü bir afişe rastlamadım. Anlaşılan Almanların ya da Almanya'da yaşayan Türklerin, Trabzon'daki bir grup zavallı gibi küçük hesapları yoktu ve Almanya'da "zaman" başka bir boyutta yaşanıyordu. Maritim oteldeydi konser. Maritim Otel de, efsane Dum Kilisesinin hemen arkasında. Otel dediysek, konser salonunun harika bir mimariye sahip olduğunu, akustiğin muhteşem, sahnenin enfes olduğunu da ekleyelim, yoksa mimarına ve emek veren işçilerine haksızlık olur. Tıka basa doldu salon, 2000 den biraz fazla izleyici gelip doldurdu Volkan Konak gecesini. Bu ülkeye yakın zamana kadar "gerçek sanatçılar" yetiştiren bir bölgenin ve şehrin belki de "son mohikanı" olarak sahneye çıktı Konak, salon alkışlarla inlerken ben de Trabzonspor'u idare eden vizyonun sığlığını hatırladım birden, küçüldü dünyam, öfkem büyürken... Köln şehrini "sallayan" Volkan Konak, kendi şehrinde, tribünlerdeki kiralıklar marifetiyle, gizli gündem sahiplerince küçük düşürülmeye çalışılmıştı. Gizli gündem sahiplerinin kimler olduğunun bugün zerrece önemi yoktur, önemli olan bu kişilerin Volkan Konak'ın Trabzon için neleri ifade ettiğini kavrayacak bir iklimden uzak kalmalarındaki acınası durumdur. Volkan Konak Karayemiş Tesisleri'ndeki tüm hisselerini kulübe bağışladı ve tesisleri terketti, sanatına ve sevenlerine daha çok sahip çıktı. Trabzonspor Tesislerini şehrin ismine layık bir işletme mantığıyla ayakta tutmaya çalışan ve bana göre kendine ve müziğine büyük haksızlık eden Konak, şu anda Türkiye'nin ve Avrupa'nın en çok aranan ve en çok konser veren sanatçısı olduysa, bunun başlıca kaynağı elbette kendisini besleyen şehri, ama biraz da O'nu Karayemiş tesisleirnden "bezdiren" gizli gündem sahipleridir. Konak, kim olduğu hala muamma olan bu kişilere teşekkür borçludur. Volkan Konak'ı uzun yıllardır tanırım, Trabzon şehri O'na asla yeterli desteği vermemiştir, geldiği noktaya tırnaklarıyla kazıya kazıya ve sanatını bir Yağcıbedir Halısı özeniyle koza gibi işleyerek bugüne taşımıştır. Düşündüğünü mertçe, dans etmeden söyleşinin temel nedeni, kimseye diyet borcu olmayışı ve ruhunun efendiliğini kimseye kaptırmayışında gizlidir. Kendi ruhuna efendilik edenlerin efendisi olmaz, uğrunda bir ömür tüketilen idealleri olur. Almanya'nın tarihi bir şehrinde, tarihi bir konser salonunda ve tarihi bir kalabalık karşısında Volkan Konak'ı izlemek, şehrini karşılıksız seven herkes gibi, benim de gururumu okşadı elbet, ama bir yandan da; dar sokaklarında sıra sıra dizili malta taşlarının duvar dibindeki son halkasına kadar damarlarımda hissettiğim şehrimin "duruşunu" düşününce, gururum hüzne bulanmadı değil...Ey gidi Trabzon'um, kimlere bıraktık seni biz... Ankara'da deniz yok biliyorum, limanlaşma çabaları da vekil uykularının tebessümü olarak kalsın, ama sevgi Ankara'ya da Deniz'i getirir, tek, duyulsun duyulmayacak uzaklıktaki kalp atışları ve hiç bitmesin ruhlardaki ayinin avuç içlerine sinen unutulmaz kokusu...
Yazının Müzikleri:
Edith Piaf: Je ne regrette rien
David Bowie: Wild İs The Wind
İsmail Türüt: Akşam Oldi Yanayi da Ordu'nun Işıkları
Stajyer muhabirim daha, TSYD'nin Levent Tesislerinde sporyazarları arasında düzenlenen bir futbol turnuvası var. 1990 ya da 91. Bizim takımdan hatırladığım Onur Belge var, Taylan var, Feridun Niğdelioğlu var, ben tıfılım ama, doğum yerime Trabzon yazıyor olmasından dolayı otomatik olarak takımdayım. Cumartesi günü kaybettiğimiz İlker Ateş'i ilk kez orada , sahada oynayan bizlerle dalga geçerken, eğlenirken tanıdım. Şeker gibi bir üslup ve sevecen bir kızdırma makinesi gibiydi. Maç sonrası lokalde daha yakından gördüm İlker Ateş'i, Ayancıklıydı, insandı, samimiydi, Beşiktaşlıydı. Trabzonlu olduğumu öğrendiğinde başımı okşmaış ve bize göre eski olan meslektaşlarımızı göstererek " bak da bunlar gibi olma sakın lazoğlu, bunlar gasteciliği unutalı çok oldu" demişti. Kendisi de Karadenizli olmasına rağmen, Trabzonluların laz olmadığını ya bilmiyor ya da umursamıyordu, ama kalbinin temizliği o kadar belli oluyordu ki, ölümünü duyduğumda Trabzon - BJK maçının hiç bir lezzeti kalmamıştı...Mekanın cennet olsun İlker abi... Futbola geçmeyelim hemen; Frankfurt'a iner inmez beni havaalanından alan sıkı bir Trabzonsporludan söz edelim biraz, ki , Trabzon'u "farklı kılan duygunun" ne olduğunu bir kez daha hatırlayalım. Yahya Artvinli, tüm yazılarımı okumuş, benim hatırlamakta zorluk çektiklerimi bile hatta, benimle tesadüfen tanışmış olmasını ve benden habersiz birçok memleketsever olduğunu, bunun da bir tür haksızlık olduğunu, nezaketle, söyledi, durdu. Mannheim'de hem doktorasını yapıyor hem de çalışıyor, elektrik-elektronik mühendisi, Trabzonspor'u "sonuç değil misyon takımı" olarak görenlerden biri, şehirle ve takımla sadece sevgi bağı kurmuş, aidiyetini hiç bir koşula bağlamayacak kadar koca bir yüreğe sahip. Besleme taraftardan ve yöneticiliği ikbale açılan merdiven olarak görenlerden, bir de spora siyaseti "bulaştıranlardan" nefret ediyor. Dünya'nın finans merkezlerinden birinde kendi alanında "başarılı" olmuş binlerce sessiz Trabzonsporludan biri olarak tek hedefi ve kaygısı var; Güçlülerin hukukunun değil, hukukun gücünün egemen olduğu bir dünya, ve bu dünya'ya açılan en önemli pencerelerinden birinin adı da Trabzonspor! Selam olsun sana Yahya!!! Maça geçelim mi? Yok biraz da sınıf arkadaşım Zeki Demirkubuz'un son filmi "Kıskanmak"tan söz edelim. Türk sinemasının kalıplarını kıran birçok filme imza atan Demirkubuz, son filminde her insanda az veya çok bulunan "kıskançlık" duygusunu ele almış. Nahid Sırrı Örik'in aynı adlı eserinden senaryolaştırılan film, Demirkubuz hassasiyetiyle bir kez daha "sıradan insana" sunuluyor. "Masumiyet"i izleyen biri için, Zeki Demirkubuz sıradanlığının ne anlama geldiğini, ancak filmi izleyen anlar. Film kaç salon bulur bilmem, bir dönem salon bulmak için "arkadaşım Zeki" ile birlikte kıç yırttığımızı hatırlayınca, umutlu olmak için çok da nedenimiz olmadığını düşünüyorum. Aslında bir filme salon bulacak olan , seyirci ilgisidir! Fazla söze hacet?? Şimdi geçelim maça; Maçı Frankfurt'a 100 km mesafedeki Mannheim şehrinde izledik. Hem bir arkadaş ziyaretiydi, hem de yeni bir şehrin sokaklarında heyecan bulma arayışı. Nüfusun neredeyse üçte biri Türk. Yanımdaki abim-arkadaşım, maç izleyebileceğimiz bir yer bulma amacıyla, sokakta beklemekte olan bir kişiye yaklaştı; -Selamun aleyküm" dedi, ben ne oluyor bura Almanya demeden, çocuk -Aleyküm Selam abi, dedi, Maçı nerde izleriz dedi bizimki, çocuk kısa bir tarif verdi, tüm tarifler Türklere ait işyerlerini işaret ediyor, başka işyeri yok neredeyse?? Şaşkınlığımı çabuk attım, Bakalım Mannheim uğurlu gelecek mi içsesimle oturduk bir yerde. Yanımda 70 yaşlarında Rizeli bir amca, Beşiktaşlıymış, maç boyu kendi takımının kişiliksiz futboluna ve Mustafa Denizli'ye salladı durdu. "Ben böyle rezil bir BJK 30 yıldır görmedim" dedi, "Trabzon puan verirse bu futboluna yazık olur" dedi, maç sonu salondan çıkarken de, "Bu Denizli'ye ballı diyorlar, la bununki baldan bile fazla, şimdi gider Trabzon'u deplasmanda yendik diye hava atar. Ulan kalecin iyi olmasa 5 yerdin be, Umut denen yetenek özürlü adam olmasa nah puan alırdın" dedi, ben de başka birşey demedim, amcaya...Öpüşerek ayrıldık, ne de olsa kan çekiyor. Bir takımın atanı ve tutanı iyi olacak, demişti yıllar önce Ahmet Suat, geçen yıl kendisini ziyaret ettiğimde bu görüşünü yinelemiş ve ben de bu sözü bir yazıma başlık yaparak kullanmıştım. Şimdi herkes aynı şeyi söylemeye, 20 yıl sonra da olsa bir gerçekte buluşmaya başladıysa, bu insanlık için küçük "Trabzon için DEV bir adım" demektir! Umut Bulut'tan herşey olur, olmayacak tek şey golcüdür. BJK kalecisi Hakan'ı "günün adamı" yapan kendi yetenekleri değil, Umut'un beceriksiz vuruşlarıdır. Aynı pozisyonları Fatih Tekke karatında bir vuruş ustası yapsaydı, Hakan'ın ikinci Liverpool faciasını yaşaması kaçınılmaz olurdu. Zira, 70 yaşındaki Rizeli amca gibi, ben de BJK'yı bu kadar silik ve kişiliksiz hiç görmemiştim. Maç sonu sevinçlerinde tüm BJK'lı futbolcuların kalecilerine koşması, aslında Trabzon'un "büyüklük fotoğrafı" olarak görülmelidir, ama BJK asla bu galibiyete aldanmamalıdır. Trabzon takımında Tayfun sağ kenardan sürekli, başarılı-başarısız bindirmeler yaptı. Sol kenar oyuncu Cale bir defa orta çizgiyi geçme cesareti gösterdi, onda da topu rakibine ortaladı. Tayfun'un sağ kenar orta sayısı, Cale'nin Egemen'e yaptığı multigereksiz yan pasları bile katladı, biri Cale'ye futbolun iki yönlü bir oyun olduğunu hatırlatsın... Colman' ilk golün sebebiydi, ama buna rağmen takımın en iyilerinden biri olarak maçı tamamladı. Alanzi, oyuna hareket getirdi, ama başka birşey getiremedi, malum Umut rakip kaleciyi havaya sokmuştu bir kere, sabaha kadar oynansa Hakan gol yemeyecekti. Hugo Bross istifa eder mi? Bence etmez, mütevazı bir adam ve yenilgiye rağmen son maç perofrmansı da fena sayılmaz. Broos'un elinde Tekke gibi bir golcü olsa şu an ligin lideri bile olabilirdi, santrforunuz Umut Bulut ise, şampiyonluk havada bulut... Ünal Karaman takımın başına geçer mi? Bence geçmez, geçerse de hata eder. Trabzon şampiyonluk yarışına ortak olabilir mi? Olabilir, ama ortaklık hissesi onbinde biri geçmez, vermezler ki... Trabzonspor taraftarı umutsuz mu olmalı? Bence olmamalı, BJK takımının maç sonu sevinç fotoğrafı, Trabzon'un aslında ne anlama geldiğinin de tarihsel belgesidir. Yaşanan güne saplanıp kalınırsa, Trabzon'un anlamını kavramak zorlaşır, Trabzon bir kültürdür, zamanı geldiğinde gereğini yapar... Şu yazıyı yazdığım uçağa nasıl yetiştiğimi başka bir yazıda paylaşırırz. Bir şiirle bitirelim; "Sevgili; Bir incir gibidir sevgimiz Ve biz ortadan bölünmüş iki yarısı incirin Dokundukça tenlerimiz, bir başka ballanıyor aşk! Tadı damakta kalmış bir maranzul gibi... Çağıl çağıl, mavi mavi, Seviyorum seni Hiç unutma, e mi" Bu yazının müziği:
1-Bu Son Olsun: Cem Karaca
2-Wish You Were Here: Pink Floyd
3-Derdim Çoktur Hangisine Yanayım: A.Ekber Çiçek
4-Şarkılardan Fal Tuttum: Samime Sanay
Vakit Tamam...
6/11/2009Eyüp'ün evi vardı Çengelköy'de, ve Eyüp'ün evinin yüzlerce misafiri olurdu, çok kıskanırdım Eyüp'ü, benim hiç öyle evim olmamıştı, insanları ağırlamaktan şehvetli bir haz alırdı can dostum, hala öyledir, ve ben hala kıskanırım... Birgün aradı Eyüp, " Selo gelsene, bu akşam çok sevdiğin bir adam geliyor bize, sen de gel, muhabbet ederiz, köprüye karşı içer Ahmet Kaya'yı anarız" Bende saplantı derecesinde "Cinayet Saati" tutkusu vardı, bilirdi Eyüp, ve ona yakın "Vakit Tamam" Pekçok Ahmet Kaya şarkısı gibi "Vakit Tamam"ın sözlerini de Yusuf Hayaloğlu yazmıştı, Eyüp'ün o geceki konuğuydu Yusuf Hayaloğlu. "Çok güzel içer Yusuf abi" dedi Eyüp, ürktüm, midem berbattı, keyfim yoktu ve o güzel adama eşlik edemezdim. Edemedim, gitmedim o gece Çengelköy'e. Pişmanım desem neye yarar artık, o kadar çok pişmanlıklar yaşıyor ki insanlık, ha bir eksik ha bir fazla ,dünya için farketmiyor, ama ya benim için.. Eyüp "gel" dediğinde, nasıl olsa birgün yeniden çağırır ve Yusuf Hayaloğlu ile muhabbetin fondiplerinde buluşurduk...sandım..apansız ölüverdi Hayaloğlu, pişmanlığımı tohumlayıp içimde... Ahmet Kaya da, bir gece çalıştığım kanala Defne Samyeli'nin canlı yayın konuğu olarak gelmiş ve yayın saatine kadarki 45 dakikayı cömertçe harcamıştık, daha çok havadan sudan...Nasıl olsa ilerde uzun uzun konuşurduk...Konuşamadık, önce magazinel bir çukurlaşma, sonra toplumsal bir linç ve dramatik bir final, yaban ellerde, Paris'te... Ne boşluğu dolmayan ve dolmayacak olan Ahmet Kaya'dır aslolan ne Yusuf Hayaloğlu, ne de bir başkası...Hayat, avuçlarınıza kadar yaklaştırır kendini çok zaman, ve maalesef o anı yakalayamayız, erteleriz ahmakça, ve bir zaman sonra apansız bir hüznü avuçlarız, yitik bir aşkın en masum ıslağıyla... Haliç'te bir vapuru vurmuştu Attila İlhan'la Ahmet Kaya, beni en derin acılarımdan vurmuşlardı, yıllarca. Deli Cafer, İsmail Tayfur ve Şaşı'ydım hep, ve ben vurabilsem kendimi vuracaktım, onu bile yapamadım, hala... Vakit Tamam Seni Terkediyorum demek ne zordur kimbilir, hele senden başka nedenler dayattıysa kendini, en çok da terkedilen saplıyorsa bıçağı, hele... Kalacak tüm izlerin hayatımda, gözümden bir damla yaş aktığında, bir yer bulabilsem seni hatırlatmayan, kan tarlası gelincik şafağında, yazdı ve gitti Hayaloğlu, Destanlaştırıp dizeleri koptu gitti toprağından Kaya, külü havaya savruldu... Şapkanı istemiştim Ahmet abi, o efsane olan kasketini; "Veremen iki gözüm" demiştin, "Dolmabahçe'deki garsonlardan birine söz verdim, bu gece çay içmeye gideceğim oraya, beni bekler" demiştin. Bugün gibi gözümde umursamaz yürüyüşün, kapıyı çekişin, gidişin... "Giden mi suçludur her zaman"
Volkan Konak Köln'de şarkı söylüyor bu akşam. (6 KasımCuma) Ayaklarım götürürse orada olmalı ve daha da kederlenmeliyim. İnceldiğin yerden kop hayat!!
Bu yazının müzikleri:
Cinayet Saati : A.Kaya
Vakit Tamam : A.Kaya
Penceresi Önünde: V.Konak
Show Must Go On : Quenn
Ben Birgün Frankfurt'taykene...
4/11/2009"Sayın yolcularımız, bulunduğumuz bölgedeki hava koşulları nedeniyle emniyet kmerlerinizi bağlı tutmanızı ve koltuklarınızdan kalkmamanızı rica ederiz" dedi, Türk Hava Yolları'nın Frankfurt uçağının kaptanı, ben de içindeydim uçağın, Bulgaristan üzerinde genellikle böyle olurmuş zaten, stabilize yol hissi... Bu anonsla kendime geldim, zira elimde Kırkambar Yayınları'nın "Unutulmayan Gazeller" isimli kitabı vardı. Bakji'lerin, Şeyh Galip'lerin Baki'lerin, Nev'i'lerin dünyasına sızıverip bir yandan da yaşanan anı duyumsamak kolay iş değil. Şu beyitleri okuyan biri, o an zahiri olanı nasıl duysun ki; "Ben senün gibi cefa-cu dilbere duş olmadım Sen benüm gibi belakeş mübtela gördün mü hiç" "Bela dildendir ol dilber elinden dadumuz yoktur Gönüldendir şikayet kimseden feryadumuz yokdur" "Senün mahzunun olmak bana şadan olmadan yeğdür Gamunda ağlamak ellerle handan olmadan yeğdur" Bu dizeleri okurken kulaklıktaki hangi türkü çalıyor bilseniz, anlarsınız halimi; Volkan Konak "Dere akayi dere / o da nafile yere / Bağladiler başumi, istemeduğum yere" Yukardaki üç beyit kimin desem belki bir iki sallayış isabet ettirir, 1533'de doğup 1599'da ölen NEV'İ'yi. Benim elimden gelen bir İstanbul-Frankfurt uçuşunda kendisini ve aşka izini düşürmüş, harlanıp savrulmuş Nev'i ve O'nun gibi yüzlerce, binlerce şaire, ozana 10.900 feet ten göksel bir selam edip anıları önünde eğilmektir. Yalauz, özellikle; "Gamunda ağlamak ellerle handan olmadan yeğdür" dizesi, hem ağlatan hem de ağlatan açısından yaşanan Dünya'ya ait güzelliklerin ıskalanmasının kavşağı olmuştur hep. Ferhat'ı, Mecnun'u, Kerem'i bedbaht; Şirin'i, Leyla'yı, Aslı'yı zay eden hep bu gam kavşağı olagelmiş, bir zaman sonra ne aşuk ne de maşuk gerçek hayata dönebilmeyi becerebilmiş. Elbet öykünülen aşk; gece kulübü ilişkilerinin, sabah yatağı hatırlanılmayan çiftleşmelerinde aranmayacak kadar kıymetli olmalıdır, ve fakat bir ayin kutsallığındaki sevişmeleri günlük hayata kurban verme iştahı yeni Ferhat ve Şirin'ler yaratmaktan öteye geçemez. Ha derseniz ki bu da az şey değil, tamam o zaman. Tam da burda bir türkü daha takılır kulaklığa; "Değmen benim gamlı yaslı gönlüme/ ben bir selvi boylu yardan ayrıldım" Beni bir spor yazarı olarak tanıyor herkes, madem, gazetecilik mesleğimde spor muhabirliğimin çok az olduğunu, tüm birikimim habercilikte olduğunu bilmiyor çoğunluk, madem, ben de bir iki sportif laf edeyim o halde. Diyarbakırspor Başkanı çok eleştirildi, kendisinin de ifade ettiği gibi Trabzon dışında hiçbir yerde "insan gibi" karşılanmadıklarını söyledi durdu, küçük puntolar dışında ilgi görmedi basından, ne de olsa "ötekiler"den o da. Ne zaman isyan etti, onun feryatlarına hiç değer vermeyen yüzlerce usta kalem, kiralık kalem, sivri kalem sıraya girdi; "Bizim kendisine az bişe sempatimiz vardı, şimdi o da gitti" Neden gitti? Beklemdeiğiniz bir adım attı diye mi? Şaşırttı mı sizi? Türkiye sevgisinden zerre kuşkumuz olmayan Diyarbakırspor Başkanı, sonunda patlamıştır, benim için anlaşılmaz bir tarafı yoktur bunun. Kendisine tavsiyem, İstanbul Basını'nı Ulusal Basın olarak görme yanlışına düşmemesidir. Bizim için Diyarbakırspor bu ülkenin en güzel renklerinden biridir ve PKK Dışarı sloganlarını hak etmeyecek kadar memleket takımıdır. Bir cümle de Ercan Saatçi'ye vakıasına edelim; Bir kere neresinden bakılırsa bakılsın, ortada bir çiğlik var ve bu tür çukurlaşmaları hep birlikte mahkum etmeliyiz. Evet, birbirimizin gözünün içine baka baka yalan söyleyemeyeceğimize göre şu gerçeği hepimiz kabul etmeliyiz; ERcan Saatçi'nin ettiği küfürleir hepimiz değişik cümlelerle sık sık ediyoruz. Böyle bir küfrü yıllar sonra "servis etmek", ayıptır, aşağılık birşeydir. Ercan Saatçi'nin gazeteci olmadığını hepimiz biliyoruz, kendisinin de böyle bir iddiası olduğunu duymadım. Ama ben Saatçi'nin özür yazısının da eksik olduğunu düşünüyorum; Özrün özü şu olmalıydı; haliyle bana göre, akıl veriyor değiliz. "Bu küfür için ülkedeki tüm çocuklarımızdan özür diliyor, çocuklar dışındaki herkese de aynayla yüzleşmelerini ve yıllar sonra servise konan bu çirkinliği mahkum edecek cesareti göstermeleirni bekliyorum" Frankfurt'a kurumsal bir ziyaret yaptık, Türk Filmleri Haftası'ının ortasına düştük, şanslı olmak böyle bir şey olmalı. Hele, hayatında hiç görmediği sizi, havaalnından alıp gün boyu yalnız bırakmayacak kadar seven bir deliyüreği de hayatınıza arkadaş edebiliyorsanız, eyvallah!!
Deniz'in fırtınası sesimi duyurmuyor olabilir, ama yine de ünlemeli poyraza inat; Yoruldum!!!
Ankara, Urfa, Trabzon ve Haldun Üstünel
31/10/2009Sabahın 06 Ankara'sına uyandım, yüzüm gözüm kırıktı. Sebebini netleştiremediğim bir düş ya da Karagancolos muydu yaşadığım bilmeden, el yüz yıkama ve sairenin ardından otelin kahvaltı salonuna indim. Kapıda cıvıl cıvıl bir gençlik ateşiyle karşılaştım, yüzlerce çocuk kahvaltı dizgelerine sıralanmış. Ellerindeki tabakları doldurma aceleciliğiyle nefis bir tablonun figürleri olarak tabaklarını yiyecek, izleyen yürekleri de tebessümle dolduruyorlarlar.Kahvaltı salonu devasa olmasına rağmen kalabalık sandalye sayısını katlıyor, bozkır sabahının serti, açık havayı da pek mümkün kılmıyor, elindeki tabakla oturacak yer arayan gençlerden biri, dip masada bir başıma oturan benim yanıma geliyor, " oturabilir miyim abi" diyor. Bilmez ki, başım üstüne der içimdeki ses, dışımdaki "tabi ne demek" bamyasına inat.Urfa'dan geliyorlarmış. Valilik, başarılı öğrencileri Ankara ve Çanakkale gezileriyle ödüllendirmiş ve Ankara'da bir gece konakladıktan sonra Çanakkale'ye gideceklermiş. "Valinize teşekkür edin, bak ülkenin en güzel otellerinden birinde size yer ayırtmış, en güzel kahvaltıları önünüze koydurmuş ve sizden tek bir şey bekliyor; başarılı birer öğrenci ve tarih bilincine sahip yurttaşlar olarak topluma hizmet etmeniz"Biraz abarttım mı acaba diye düşündüm, karşımdaki tertemiz yüzlü Urfalı genç duralayınca...Abartmamışım, durgunluğun sebebi "Abi daha önce Çanakkale'ye giden arkadaşlarımın hepsi orada ağlamışlar, ben ağlamıyacağım diye iddiaya girdim, şu anda sanki iddiayı kaybetmişim gibi hissettim"Güzel yürekli Urfalı kardeşim benim, dedim içimden, sonra da dışımdan, şunu; "Çanakkale'de şehitlikleri gezerken, 17-18 yaşında toprağa düşmüş tomurcukları görüp de çağlar gibi ağlamak, bir iddiayı kaybetmekten milyon kere daha değerlidir. Asıl ağlamazsan kork hayattan"Sonra düşündüm, acaba iddia altından kalkamayacağı bir şey mi, kendimce "omuz vereceğim", "neydi iddia""Abi ben Galatasaray'ı tutuyorum, ağlarsam arkadaşımın takımı olan Beşiktaş'ı tutacağım"Bu sırada, iki filiz kızımız daha gelip bizim masaya oturuyor.Hepsine tek tek soruyorum, hepsi bir İstanbul takımına sevdalı."Sizler Urfalı değil misiniz? Neden İstanbul takımlarına bağlısınız?""Öyle abi ama, Urfaspor Birinci ligde değil ki"Kırmadan dökmeden nasıl anlatmalı bu temiz yüreklere."Urfaspor neden birinci ligde değil biliyor musunuz? Siz böyle düşündüğünüz için!. Urfa gibi tarihi bir şehirde yaşıyorsunuz ve kendi takımınızla gönül bağı kurmuyorsunuz? Sizler enerjinizi Urfaspor'a yönlendirmezseniz, Urfaspor öksüz kalır, yenilir, yitik şehir olur..."Çok anlamıyorlar dediklerimi, büyüklerden ne görüyorlarsa onunla devam eden bir geleneğe sahip olmanın yıldırıcı sonucu yaşadığım. İspanya'da daha 3 gün önce bir 3. lig takımının, dünyanın en pahalı takımı Real Mardin'i 4-0 la hezimete uğratışını hatırlatıyorum. Bu 3. lig takımının tribünlerindeki birlikteliğin, pozitif enerjinin sahadaki oyunculara nasıl etki ettiğini, ve yıkılmaz zannedilen Real'in nasıl darmadağın olduğununu, bunu sağlayanın da; kendi kentine gönül bağıyla sahip çıkmanın ve kendi değerlerine sahip çıkmak olduğunu, dilimin döndüğünce...Çocuklar önce Anıtkabir'e oradan da Çanakkale'ye gidecekler. Vedalaşıp ayrılıyoruz, içlerinden biri "Abi sen Trabzonlusun diy mi" diyor, "nerden anladın" diyorum, "konuşmamdan mı?" "Hayır abi, çok rahat konuştun da ondan." Bu kerata ile bir kez daha tokalaşıp, akşam Trabzon'a dair duyduklarım-öğrendikleirme dönüyorum apansız.Diyarbakırspor'un Bursa deplasmanında yaşadıklarıyla Trabzon'da yaşadıklarını hatırlıyorum. Diyarbakırspor Başkanı, Trabzon'da gördükleri yakınlığı ve misafirperverliği hiç bir yerde görmediklerini, kazandıkları maç sonrası da aynı maç öncesi olduğu gibi insanca ve dostça uğurlandıklarını açıklamıştı, malum. Mümtaz ve eşsiz! Türk medyası bu açıklamaları küçük puntolara ve kutulara mahkum etmişti, öyle ya, memleket bütünlüğüne hizmet eden çok önemli bir adım da olsa, bu adımı atan Trabzon olunca görmemek, her puştun asli önceliğidiri!! Biz Trabzonlular, varoluşumuzu ve bizi var eden değerlerimizi elbette bir kısım mütareke basını artığının çukurlaşmalarıyla belirleyecek ya da değiştirecek değiliz. Bu bambaşka birşey..Diyarbakırspor'luların farklı mağlup oldukları Bursa'da maruz kaldıkları davranış biçimlerini sorgulama, kurcalama derdinde de değilim. Zira Bursa'da Trabzon'dan farklı olarak tribünlere sızan ajan-provokatörler olduğunu düşünüyorum. Ama çok belli ki, Bursaspor Yönetimi ve şehri de Trabzon'un hassasiyetini göstermemişler. Diyarbakırspor'u insanca ve dostça ağırlayanlar her kimse, Sedat Tunalı onları sevgiyle selamlar..
HALDUN ÜSTÜNEL
Saraçoğlu'ndaki rezil derbiden sonra, biliyorsunuz bir önceki rezil derbi Ali Sami Yen'deydi, (rezilliği sıraya bağlamışlar en azından), son rezil derbi sonrası Galatasaray Yöneticisi Haldun Üstünel, hakemlerin Fenerbahçe'nin etkisinde kaldığını ifade ederek; "Renklere göre ceza ve karar veriyorlar" buyurmuş. Şimdi şu sorunun tam sırası ama o toplantıda bu soruyu soracak mabada sahip gazeteci yoktu;
Soru şu;
Be hey Haldun Üstünel bey; daha bir hafta önce Ali Sami Yen Stadı'nda bir hakemcik rakip takımın net bir penaltısını vermez ve tüm takdir haklarını rakibi ezmek için kullanırken siz yoksa NASA çalışmaları kapsamında Ay seyahatine mi çıkmıştınız? Trabzon'a karşı işleyen "silahlarınız" Fenerbahçe'ye sökmeyince, nasıl da birden bire masumlaştınız? Madem gücü gücü yetene, ağlamak yok sayın Üstünel. Verdiğiniz fotoğraf, trajikomik bir vodvil eskizi gibi algılanıyor, haberiniz olsun. Ha bir de, Trabzon bunca haksızlığa sessiz kalıyorsa, efendiliğindendir, siz bilmezseniz büyüklerinize sorun, efendiliğimizin bittiği yerde esameniz okunmaz
Ünsal Oskay öldü.
Derslerimize gelirdi İletişim Fakültesi’nde. İstanbul’da. Takım elbisesi içinde gömleğin üstüne giydiği kahverengi hırkasıyla , bir Anadolu beyefendisi fotoğrafı bırakmıştı belleğime. Sonradan çok daha yakın buldum kendime, diğer neredeyse tüm arkadaşlarım gibi. Vosvos’u vardı, “sanayide oynanmış” havası veren, vespa motosikleti bir de, üç karısı olmuştu hocamızın, bir de kedisi, ama yine de yalnız öldü, herkes gibi… Yıkanmak istemeyen çocuklar olalım isimli “öğretisi” o kadar güzeldi ki, hocamızı ilk gördüğümde ellerinden öpmüştüm.
Kitle İletişimi kavramını hayatımıza sokan oydu. İktidar edenleirn elinde iletişim mecralarının nasıl ideolojik aygıtlara dönüştüğünü öğretti herkese. Ve özgür düşüncenin ve “bilen insanın” ne kadar değerli olduğunu, acıyı da hüznü de nasıl “sahici” yaşadığının yol göstericisi oldu, kimseyi kırmadan, dökmeden, ötekileştirmeden yaptı bunu, ve bir Ekim günü çekti gitti aramızdan. Işığını bıraktı bize, hoş görüsünü ve sonsuz sevgisini. Nurlar içinde yat hocam…
Ankara’da büyük yazar Nihat Genç’le birlikte Atatürk Bulvarı’nı adımlıyor olmanın hazzı elbette anlatılası değil, yaşamak gerek. Her 3 adımda bir, birilerinin Genç’i durdurarak hasbıhal etmeleri, yanında bulunan ben kulunuz ve bir güzel yüreğin “lan şimdi biz ne yapsak, en iyisi birkaç adım uzaklaşmak” iç sesleriyle çaresizleştiği, ama bir yandan da insanlara “gördüğünüz gibi Nihat Genç bizim ahbabımız, dolayısıyla biz de biraz farklıyız yani” rüzgarına kapılmamak için zorlandığımız günler geldi aklıma. Sonra Nihat Genç’in 21 Ekim tarihli Leman dergisindeki Ünsal Oskay yazısını okudum. Nihat Genç daha bir büyüdü gözümde, Atatürk Bulvarı Uzun Sokak’a dönüştü, yanımızdaki güzellik içimize sığmaz oldu. Ünsal Oskay hocamız meğer ne kadar da güzelleşirmiş Nihat Genç cümlelerinde, ve bizler ne kadar küçülürüz, yaşarken bilemediğimiz kıymetlerimizin önünde…
***
Kurumsal bazı çalışmalar nedeniyle Çarşamba (28 Ekim) Ankara’dayım, kaç gün kalırım belirsiz, malum Ankara’nın havası çok değişken. Bazen ruhunu üşütür bozkır, bazen odana dolan bin çiçek kokusuyla bahar gelir, apansız..
Sonra Frankfurt yolundayım, Kurumsal yine, Keşanlı Ali’nin otelinde kalıp birkaç gün, Goethe Enstitüsü’nde ruhumu ortaya koyup şeytanla pazarlığa oturacağım. Çok zorlu bir maç olacağı kesin ama puansız dönmeyeceğime eminim! Kaybedersem zaten dönmeme de gerek yok!
Frankfurt’ta “görülmesi gereken yer” önerisi olanlardan haber bekliyorum, Ankara için böyle bir beklenti içinde olamayacak kadar öğrendim bozkırı…
***
Bursaspor’daki “iyi” şeyleri görmezden gelmek futbola ve o koca şehre haksızlık olur. Ertuğrul Sağlam önderliğindeki bu çıkışa herkes alkış tutmalı, Sağlam gibi “düzgün” bir adamın tek şanssızlığı başkanının İbrahim Yazıcı olmasıdır. Bildiğimiz şu; Trabzon dışında oligarşiyi zorlayacak ilk takım Bursa’dır. Yeter ki kendi gerçekleriyle çelişmesin ve içten bölünme yaşamasınlar.
***
Fenerbahçe - Galatasaray derbimsisi için birşeyler yazmak gerek şimdi, di mi ama? Yazalım;
Dünyanın en rezil oyunu! Eskiden Şehzadebaşı sinemalarının tanıtımının yapan seyyar arabalar şöyle bağırırdı; "Kan, irin, gözyaşı, aşk, nefret, şerefsizlik, seks, iffet, namus bu filmdeeee"
Türk futbolunun rekabet düzeyi, Şehzadebaşı sinemalarının seks filmleri furyası düzeyini aşamıyor, aşamaz...Bu kumaştan başka elbise çıkmaz.
***
Bir yayınevi Sedat Tunalı yazılarını kitaplaştırmak istiyor, sizce bir anlamı var mı bunun?
Türk işi derby ya da tenekeden terazinin...
25/10/2009Dünya ölçeğindeki "derby" algısının hiç bir alt bileşenine sahip olmayan Fenerbahçe - Galatasaray maçında yine vasat altı bir futbol, vasat üstü bir heyecan ve alışlılageldik bir skor vardı; Fenerbahçe kazandı! Ben Galatasaray'daki bu Fenerbahçe kompleksini çözemeden ömrümü bitireceğim anlaşolan...
Maç öncei yaşananlar, olayın tüm tarafları için utanç fotoğraflarıdır. Kim ne kadar ciddiye alır bilemem, ama bu rekabetin her geçen yıl daha fazla çukurlaştığını görmek için biraz sağduyu sahibi olmak yeterlidir. Ama mümtaz basınımızın bu çirkinlikleri avuçlarını ovuşturarak manşetlere taşıyacağına hepimiz inanıyoruz. Asıl düşünülmeis gereken bu sırtlan iştahıdır.
Maç öncesi Fenerbahçeli arkadaşlara, Trabzon'dan kendi evinde 3 gol yiyen ve 3 puan için Mustafa Kamil Abitoğlu'nun himmetine sığınan Galatasaray'ın, Fenerbahçe'den de en az 3 gol yiyeceğini, maçın hakeminin de Trabzon'u doğradığı gibi sarı -lacivertlileri doğrayamacağı için, maçı çok rahat kazanacaklarını , ama rekoru filan hayal etmeyin dedim.
Arda'nın ve Ayhan'ın bu kadar kötü olacağını, Keita'!nın kontrol edilemez sabrının bu kadar kolay fıslayacağını öngörmem olanaksızdı, aslında tarihi bir fark için bir kez daha şartlar uygundu. Olmadıysa, Daum'un sağlamcılığındandır.
Keita ço yetenekli bir futbolcu, tartılışılmaz. Ama bir psikolog desteğine ihtiyaç duyduğu da çok açık. Galatasaray yönetimi bu yetenekli oyuncuyu "fena halde uyarmalı" ya da boks takımına göndermeli...
Aleks De Souza oyunda görünmediği bir maçı daha 2 golle kapayarak farkını ortaya koydu denebilir. Emre Belözoğlu Fenerbahçe orta sahasını neredeyse tek başına ayakta tutarken, Gökhan Gönül hem Arda'yı kilitledi hem de hücuma çok önemli destekler verdi. Gönül, ligimizin Avrupa'ya en yakın oyuncusudur, dileriz nazar almaz.
Galatasaray sahaya Mehmet Topal'sız çıkarak bana göre direncini en baştan kendisi kırdı. Gökhan Zan ve Servet Çetin ikilisi, hareketli forvetler için iki Türk Lokumundan farksız, Ayhan hem kendi takım markadaşlarının hem rakpleirnin negatif enerjileirni toplamada mahir, Nonda bekleneni vermekten uzaktı.
Hasılı, Şükrü Saraçoğlu'ndan 10 yıldır olduğu gibi bu yılda bir sürpriz sesi çıkmadı, beklenen oldu.
Hugo Broos Tayfun ve "Colmandante"
24/10/2009Çok şey yazılabilir, Trabzon defansındaki pozisyon alma beceriksizliği, Sylva'nın inanılmaz iki kurtarışı, Kayseri'nin onca "harcamaya" rağmen br türlü "kalıbının takımı" olamayışı, Cüneyt Çakır'ın otomatiğe bağlı düdüğü, Geronimo Colman'ın "kızılderili inadı" , Tayfun'un saygı duyulası onur mücadelesi, Selçuk Ve Umut'un batmakta olan bir gemiyi ustaca yüzdürmeleri, Engin Baytar'ın anlaşılabilir "arıza" halleri ve benzerleri...Ama hiçbirini öncelemeyelim bu maç özelinde ve Belçikalı Teknik Direktör'e hakkını teslim edelim;
Trabzon takımı Kayseri maçını, Belçikalı hocasının çok yerinde ve cesurca hamlesiyle kazanmıştır! Aldığı mütevazı ücretle hiç de orantılı olmayan çocukca sevinci ve futbolcularıyla kurduğu insanca ilişkileri bir yana, Belçikalı hoca, gerektiğinde oyunu da okuyabildiğini bu maçta göstermiş ve hakkında oluşmaya başlayan şüphe bulutlarını poyraza tutmuştur. Zirve mücvadelesinden epeyce uzak kalan Trabzon takımı açısından alınan 3 puandan çok bu teknik adam duruşunun, asıl kazanç olduğunu düşünüyorum.
Geçem haftaki yazılarımın birinde, Trabzon takımında "Colmandante"Colman dışında sorumluk almaktan kaçmayan, rakibi zorlayan ve mücadeleden hiç kopmayan bir iki oyuncudan birinin tayfun olduğunu ve onca aşağılamaya rağmen ısrarla bu takımda oynamaya devam eden Tayfun Cora'ya saygı duyduğumu söylemiştim. Tayfun, 23 Ekim akşamı Avni Aker çimleirne taşıdığı performansıyla, sanırım tüm tribünlerin alkışını ve saygısını kazandı. Kazanan ne Sedat Tunalı ne de Tayfun Cora, kazanan Trabzonspor olmuştur, öyle değil mi? Bu bölümden kimi Tayfunsevmezlerin mutlu olmadıklaırnı, "la Sedat Tunalı da habunu beğendi ya, bu takımdan bişe olmaz" diyenler olduğuna eminim. Tayfun'un dünya ölçeğinde bir yıldız olmadığını ben de biliyorum, ama gerçek mevkisinin dışında bu kadar özveriyle mücadele eden kişiye, saygı duyulur! Yalnız, Tayfun'un asistinde müthiş bir golcü koşusu yapan Gökhan Ünal'ın hakkını da teslim edelim.
Kayseri, bir karar vermeli. Bunca bütçelerle olsanız olsanız hacimli kulüp olursunuz, büyük takım olmanın başka alt bileşenleri var, ve bunlar maalesef Kayseri de çok az.
Türkiye'de seyirci karşısına çıktığı ilk gün, ayağıan ilk pas değdiğinde "işte bu" dediğim safkan Kızılderili "Colmandante" Colman'ı bu maçta da beğenenler olmuştur. Bir Trabzonludan çok daha gönülden oynayan ve oyundan hiç kopmayan Arjantinli'nin, hala, kendi kapasitesinin çok altında oynadığına inanıyorum. İnanılmaz özgüvenini; Fatih Tekke tarzı bir forvet ve fizik güçle birleştirebilidğinde, bu sevimli Kızılderiliyi Maradona'nın takımında görmemiz sürpriz olmayacaktır.
İyi bir futbol gecesiydi. Trabzonspor ve Trabzon delisi Antalyalı Emre Koçum'un gönderdiği Zargana ve Tirsileri mundar etmeden futbol keyfini zirve yaptıran herkese teşekkür etmeli. Bir de, Karadeniz gecelerini Denize sarılarak tadına doyulmaz kılan duru yüreklere selam etmeli...
--